Tarih kokan şehir Prag izlenimleri…
“Hele sabahları hele baharda
Prag şehri yaldızlı bir dumandır” *
Mart ayının soğuk dumanından mıdır, nedir; kaldığımız zaman boyunca ben yaldızlarını göremedim şairin dizelerine inat. Gitmeden önce fotoğraflarıyla büyülendiğim şehir, gittikten sonra üzerine uzun uzun düşündüğüm şehir Prag..Tüm zamanların en meşhur astronomu Tycho Brohe’nin, Kepler’in güneş sistemimizle ilgili ünlü “Üç Kanun”un, Einstein’in “Görelilik Teorisi”nin temellerini attığı; Kafka’ya, Max Brod’a ev sahipliği yapmış şehir..
Prag, Çek cumhuriyetinin başkenti. 2018 verilerine göre Avrupa’nın en çok ziyaret edilen üçüncü şehri. Çek Cumhuriyeti’nin para birimi Çek Korunası. Euro da geçiyor diyenlere inanmayın, geçerli olduğu yer çok az. (Üstüne üstlük Prag, döviz bozdurma konusunda tam bir tuzak cenneti!)

İlk yerleşimlerin tarihi paleotik çağa kadar uzanıyor. Sonrasında bölgeye gelen Keltler Prag ve civarına Bohemya adını vermişler. Ancak uzun süreli kalamamışlar, bu topraklardan sürülmüşler. Kavimler Göçü ile bölge, Slav kökenli topluluklara bırakılmış. 6.-8. yy. arasında Slavlar, şehrin çeşitli yerlerine savunma yapıları inşa etmişler ki kentin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan Prag Kalesi de tarihini 9. yy.a yaslamış. Kale, dünya’nın en büyük antik kalesi olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş muhteşem bir büyüklükte, Bohemya ve Kutsal Roma İmparatorlarına ev sahipliği yapmış zamanında. İçerisinde Aziz Vitus Katedrali’ni, İmparator Charles IV için gotik tarzda inşa edilen Eski Kraliyet Sarayı’nı, adını 17. yüzyılda burada yaşayan kuyumculardan alan Altın Yol’u, Aziz George Bazilikası’nı, 1530 yılında I. Ferdinand tarafından kurulan Kraliyet Bahçeleri’ni barındırıyor. Prag, değişik dönemlerde farklı milletlerin akınlarına uğramış ve genel olarak savaşmak yerine gelene şehrin anahtarı sorunsuz teslim edildiği için kurulduğu dönemin mimari yapısı neredeyse hiç bozulmamış. Kale de bu anlamda inşa edildiği zamanki büyüsünü hâlâ koruyor, hele de giriş yapacağınız zaman askerlerin nöbet değişimine denk geldiyse daha eğlenceli ve ilgi çekici bir mekan halini alıyor. Kaleye çıkan yorucu merdivenlerin sonunda sizi geleneksel kıyafetiyle Prag Prensi (!) karşılıyor. Kalenin önünde boş bir taht- kılıç ve kalkan, bir zırhlı şövalyeye dekor oluştururken siz onlarla Prag hatırası çektirebiliyorsunuz. Ancak Şovalyemizin elinde cips paketiyle turist beklemesi ayrıca manidardı.
“(Şair) Hasretlerle delik deşik
Eski kentte duruyordu
Meydanlıkta, yapayalnız
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Ustanın saati
On ikiyi vuruyordu
Güneşli bir güne özlem.”
Prag’ı gezmenin en güzel yolu, yürümek. Kale’den aşağı, şehri tepeden seyrede seyrede indiğinizde kendinizi Old Tawn Meydanı’nda buluyorsunuz. Şairin dizelerinde bahsettiği Hanuş Usta’nın , Prag denince akla gelen sembol yapılardan en ünlüsü olan Astronomik Saat’i ile karşılaşıyorsunuz. Eski Şehir Meydanı’ndaki saat; dünyanın en eski üçüncü saati ve çalışır durumda olan en eski saati olma özelliğini taşıyor. Hüzünlü öyküsünde, saat ustası Hanus 15. yüzyılda bu saati yapar.(Hadi size küçük bir ayrıntı: Kadanlı Mikulas ve Prag Charles Üniversitesi’nden Jan Ondrejuv beraber tasarlamışlar saati. Hanuş Usta 80 sene sonra saati büyük bir tamirden geçirmiştir sadece) Saat diyoruz ama aslında astronomik olayları göstermek için tasarlanmış bir düzenek; Ay’ın, Güneş’in hareketini ve burçları gösteriyor. Çok hassas hesaplanmış çarklar döndükçe güneş, ay ve burçlar dönüyor belli bir düzende. Herkes saatin nasıl yapıldığını merak edince dönemin şehir yönetimi de bu güzel saatin sadece kendilerinde olduğundan emin olmak ve Hanus’un bu saatten bir tane daha yapmaması için gözlerini kör etmişler rivayete göre. Kör Hanus, öç almak için saate zarar vermiş ve saat asla tamir edilememiş. 16. yüzyılda tamir edildiyse de tekrar bozulmuş. En son 1865’te ciddi bir tamirat geçirmiş. Her saat başında saatin kadranı üzerindeki bir pencere açılıyor, figürler hareket ediyor, birçok insan da bunu görüntülemek için toplanıyor. Saatin üzerinde de dört değişik figür var, figürlerin her birinin farklı anlamları var:

Aynaya bakan figür: Kendini beğenmişlik, İskelet: Ölüm, Altın bir kese tutan figür: Açgözlülük anlamına gelirken Osmanlı Figürü: Eğlence’yi sembolize ediyor imiş.
“Pırağ’da bir yandan ağarıyor ortalık
Bir yandan da kar yağıyor
Sulusepken
Kurşuni
Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok;
Huzursuz, uzak
Ve yaldızlarında kararmış keder.
Ölen bir yıldızdan uçup gelen kuşlara benziyor.
Dördüncü Şarl Köprüsünde heykeller.”
Yine şaire kulak verip de “Charles Köprüsü” ne ola ki diye gözümüzü Vltava Nehri’ne çevirdiğimizde üzerindeki 18 köprüden en ünlüsü ile karşılaşıyoruz. Kente altın çağını yaşatan IV. Charles’ın adını taşıyan,1357 yılında inşa edilmiş 516 metre uzunluğundaki köprünün üzerinde sağlı sollu 30 heykel grubu var ve bunların her biri farklı bir hikâye anlatıyor.(muş) Orijinal heykellerin birçoğunun hasar almasından sonra, çoğu heykeli kopyası ile değiştirip orijinallerini Lapidarium Müzesi’nde sergilenmeye göndermişler. İçlerinden biri daha fazla ilgimi çekti ama adını unuttum azizin, aslında kibirli bir papazmış. Öldüğünde nehre atmışlar da düştüğü yerin üzerinde yıldızlar belirince aziz ilan etmişler. Prag’dan istem dışı ayrılırsanız heykelin altındaki kaideye dokunduğunuzda tekrar Prag’a gelineceğine inanıyorlar. Ben dokunmadan geçtim!
“Pırağ’da bir araba geçiyor
Tek atlı bir yük arabası
Yahudi mezarlığının önünden.
Bir başka şehrin hasretiyle yüklü araba,
Arabacı ben.
Pırağ’da Yahudi mezarlığında sessiz soluksuz ölüm.
Ah gülüm, ah gülüm,
Muhacirlik ölümden beter..”
1600’lü yıllardan bu yana var olan sinegogların bulunduğu Yahudi Mahallesi, şehrin tarihi dokularından biri. Yahudilerin 500 yıl boyunca etrafı duvarlarla çevrili şekilde yaşadıkları bu alanda Yahudi Mezarlığı var. İlerleyen zamanlarda caddelere yer açmak bir kısmı yıkılmış bu yerleşim yerinin.

Ve müzeler…Nüfusu 1.3 milyon olan şehirde çokça müze var. Mumya Müzesi, İşkence Müzesi, Komünizm Müzesi, Fosil Müzesi, Kafka Müzesi, Karel Zeman Müzesi, Mucha Müzesi.. Prag’ın en güzel binalarından kabul edilen “Ulusal Müze” ve müzeye benzemeyen “Kafka Müzesi” mutlaka görülmeli. Ulusal Müze’yi iyi ki görmüşüm diyorum; çünkü binanın estetiği dışında Çek Cumhuriyeti kurucu ve önemli sanatçılarının heykelleri dışında iki kurumuş hamamböceği, bir doldurulmuş baykuşu, anneannemin eski elektrik süpürgesiyle bir kenara kaldırdığımız eski daktilomuzun bir eşini sergilenmesi için özel bölümde görünce “müze” kavramını sorgulamama neden oldu.
Kafka Müzesi ise Charles Köprüsü‘nün hemen sağ tarafında bulunan ve labirenti andıran iç düzenlemesiyle en sıra dışı müzelerden birisi. Bir Kafkaokur olarak müzeye girdiğinizde Franz Kafka’nın romanlarındaki aynı kasvetli havayı burada da hissediyorsunuz. Kafka’nın eşyalarının, el yazmalarının arasında Milena’ya yazdığı mektupların orijinallerini görmek heyecan verici. Merdivenlere ev sahipliği yapan ve sanki Kafka’nın kafasının içine sızdığımız kırmızı koridor, ara ara çalan telefonun ahizesini kaldırdığınızda Almanca konuşan ses, babasının üzerindeki baskısını ve annesinin ilgisizliğini ortaya koyan “Baba’ya Mektup”, yalnızlığını hissettiren müze müziği…Bir müze olmaktan daha fazlası vardı…
Doyasıya müzik için inşa edilmiş Rudolfinum, Vltava Nehri üzerindeki adaların en büyüğü olan ve nehrin tadını en güzel çıkaracağınız Kampa adası, istediğiniz zaman dahil olabileceğiniz bir klasik müzik etkinliği şehrin turist çeken önemli özellikleri.

Şimdi bunca şeyi yazdım döktüm gidin görün diye de Prag’a ilişkin düşüncem değişmedi. Bu gezi bazı düşüncelerimin netleşmesinde çok faydalı oldu. Maddeleyelim:
· Ülkemin pek çok şehrinde Avrupa’nın en çok ziyaret edilen bu şehrindeki özellik ve güzellikten daha fazla güzellik var; ancak biz kendi değerimizin farkında değiliz.
· Prag, Viyana ve Dresden’de ortak olan ve bizde maalesef olmayan en önemli özellik : Biz kendimizi tanıtmayı ve pazarlamayı bilmiyoruz. Örneğin Prag halkının % 90 ı inançsız, ancak ibadete gitmedikleri kiliseleri öyle güzel korumuşlar ve öyle tanıtım yapıyorlar ki..kiliselerin ve müzelerin bazı bölümlerini görebilmek için tam tur bilet almak gerekiyor, yarım tur bilet aldığınızda aklınız göremediklerinizde kalıyor, bu durum sizi kışkırtıyor. Oysa göremediklerinize ulaştığınızda “fark ne?” dedirtiyor. Ki bu da bir pazarlama, turist çekme stratejisidir.
· Prag’a gitmeden önce dolaştığım sitelerde “büyülü şehir”, “masalsı şehir” gibi ifadelere rastlamıştım. Benim tanımım ise “kokulu şehir” oldu. Et ve kızartma ağırlıklı beslendikleri için, “biranın sudan ucuz olması” sebebiyle de şehir ağır yağ ve bira kokuyordu. Öyle bir koku ki görkemli Vltava Nehri’nden gelen ferahlık bile hafifletmeye yetmiyor.
· “Öyle adımımı atıyorum tüm araçlar duruyor” şehir efsanesi bu kent için pek de geçerli değildi. Ancak yayaların yalnızca yaya geçitlerini kullanması zaten sakin olan trafikte ayrıca bir rahatlık sağlıyor sürücülere.

· Valla öyle çok temiz bir şehir de diyemeyeceğim, bizdeki gibi taşmış çöp kutusu görüntüleri de vardı, küçük bir adacık gibi olan logar kapakları da. Belki yiyip içtiklerini yere atmamak konusunda titizler; ancak yürürken yere bakmadan yürümek mümkün değil. Sokakta başı boş tek bir kedi ya da köpek göremezken sahipli köpeklerin kaldırımları kaplayan atıklarına basmamak için çok dikkatli olmak gerek. Açıkçası bu nasıl bir temizlik anlayışı bilemedim. Hani İzmirim’de Karşıyakalılar’a ne kadar hönkürsem de sokakta köpeğini gezdirenlerin hemen hepsinin poşeti, küçük küreği-süpürgesi hep yanlarındadır.
· Sanırım onların en iyi, bizim en eksik kaldığımızı düşündüğüm nokta “insanın insana bakış açısı” idi. Kimsenin kimseyi bakış ve tavırlarıyla rahatsız etmemesi konusunda alacağımız çok yol var, bu yolculukta bize düşen vitesi beşe almak olmalı.
· Unutmadan, özenle korunan, ranta kurban gitmeyen mimari dokunun yanı sıra büyüyen kentin yapılarının neredeyse hep aynı renk olması insana bir sükunet ve huzur verirken yapılarda hiç balkon olmaması da ilginçti.
· Son söz: Şiirler, yaşamının bir döneminde Vltava nehrinin kıyısında 150 yıllık Slavya kahvesinde otururken vatan hasretiyle dizelerini karalayan Nazım Hikmet’e ait: “Külahlı kuleler Pırağ şehrinde/ Ağarınca akşamın üzerinde/ Düşe giren dünyalar aydınlanır/ İstanbul’da bir Memet var/ Altısına bastı bu yıl.”
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)